28 12 2010

Nereden geldiğini unutmamak

  Bir zamanlar Ayaz adlı bir köle varmış. Taktir bu ya, köle bir gün Sultan Mahmud'un kölesi olmuş. Sultan, köleyi taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevmiş. Derken Sultan’ın öylesine itimadını kazanmış ki, bütün sultanlığın haznedârı tayin edilmiş ve en kıymetli ve zarif mücevherler, taşlar ona emanet edilir olmuş. Bu gelişmeyi gören saraylılar ise durumdan pek rahatsız olmuşlar. Hasetleri ve kibirleri yüzünden, sözüm ona basit bir köleye böyle bir mevki verilmesini ve kendi rütbelerine çıkarılmasını bir türlü hazmedememişler. Bu duygular içinde, özelikle Sultan yakınlardaysa ondan gün geçtikçe daha çok şikayet etmeye başlamışlar ve asil ruhlu kölenin itibarini zedelemek için ellerinden geleni yapmışlar. Bir gün Sultanın huzurunda bir saraylının bir diğer saraylıya şöyle dediği duyulmuş: "Köle Ayaz’ın sık sık hazineye gittiğini biliyor musun? Aslında her gün gidiyor; hatta izinli günlerinde bile gidip orada saatlerce kalıyor. Onun mücevherlerimizi çaldığından adım gibi eminim" Sultan kulaklarına inanamamış. "İşin aslını kendi gözlerimle görmeliyim" demiş. Böylece o da hazine dairesine gidip Ayaz’ı gözlemek istemiş. Duvara küçük bir delik yaptırıp, içinde olanları seyretmeye hazırlanmış. Ayaz hazine dairesine bir daha ki sefer geldiğinde Sultan dışarıda beklemeye koyulmuş. Kölenin sessizce içeri girdiğini, kapıyı kapattığını ve sandığa gittiğini görmüş. Köle Ayaz, sandığın önünde diz çökmüş, kapağı usulca kaldırmış ve içinden bir şey çıkarmış. Orada sakladığı küçük bir bohçaymış bu. Bohçayı öpmü... Devamı

27 12 2010

LEYLA İLE MECNUN HİKÂYESİ

  Mecnun, bir kabile reisinin dualar adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir. Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez. Kays okulda Leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner, başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar. Mecnun' un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun (deli, çılgın) oldu diye Leyla' yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur. Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz. Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür. Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn, kendisindeki aşkını daha da arttırması için Alalh ü Tealâya duâ eder: "Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni / Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni." Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar. Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir. Bir  müddet sonra âilesi, Leylâ' yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir. Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm' ı vuslatından uzak tutmayı başarır. Mecnûn, çölde, Leylâ' nın evlendiğini arkadaşı Zeyd' den işitince çok üzülür. Leylâ' ya acı bir s... Devamı

21 09 2010

KÖRDÜĞÜM

Yüreğini hazırlamamıştı oysa karanlığa. Yalnızlığın ilk tokadı da beklediğinden erken çalmıştı kapısını. Mazinin mezarında iki genç kalp çarpıntısında yitmişlerdi. İki bakış ışın olup delmişti nice yılları. Genç kadının elinde bir aşk bohçası… Genç adamın elinde aşk bohçasının düğümü. Kördüğüme dönüşüp hiç bitmemeliydi oysa. ‘Muhayyel’ bir yastıkta aşkın kırk yılları. Evlenilirdi. Bir yıl sonra çoluk çocuğa karışmışlığın uykusuz geceleriyle adımlanılırdı günler. Yüzükle taçlandırılan geri dönüşümsüz birliktelik . Siyah – beyaz resimlerde canlanırdı el ele tutuşmalar. Hani o ‘hayali cihan değer’in ışıltısı mı vuran buğuyla kaplanmış odamızın camına? Aynı anda aynı duayı geçirirdik içimizden. Öz kızımızın el oğlu kocasına, öz oğlumuzun el kızı karısına ALLAH muhtaç etmesin. Şu yalan dünyanın yalan günlerinde diye. Allah’tan gecinden versin dileyerek ölümü dileyişimizdi. Biz ki aynı anda bu çilekeş yılların tek şahidi bedenleri (ayrı gayrı değil birlikte acımıza göz yaşımız düşmesin diye) terketmek için iştiyak ederdik. Ağız dolusu aminlerimiz vardı bu yüzden. Sağlığımızda elimizden tutmayan çocuklarımız, ölüme yaklaştığımızda da çalarlar mıydı ki kapımızı? Sıcak bir tas çorbaya hasret bırakırlarmıydı ki? Oyun bozanlık edip ilk önce sen terk ettin beni… Gergin tenimiz, gevşekleşerek yeni çizgilere yer açmaya yeltendiğinde; gençliğimize nasılda güvenmiştik. Ayrı ırmakların birleştiricisi deltaları olmuştuk. Bizdik yeten birbirimize. Sanki etrafımızı kuşatan şu yeşil örtü... Devamı

21 09 2010

NERELERDESİN

Gökyüzünde güneş doğardı içimde sen. Ardından kalbimde tomurcuklanmalar başlardı. İlk bakış, ilk yara mıydı bu? Sözümün gönlüne aksi düşünce aynılaşma  başlar sanmıştım, sırrını gizlediğindim. Sevdan silineli yıllar oldu. Ben hala aynı, farkındalık arıyorum gitgide. Yalnızlığıma kılıftın, gözyaşlarımı silecek naif ellerini ahh bulabilsem! Seccaden yine aynı yerinde. Hiçbirşey değişmedi, yakıp yıkıp gitsen de yokluğun ziyadesiyle acıtıyor içimi, bitmiyor işte. Unutulmak yetmiyor, unutamıyorum. Gözyaşım katren olsaydı. Sevdam kuyuda yusuf, yitmezdim belki böyle bir ela gözlüye. Saksımdaki çiçeğimdin. İçimdeki toprağın, yalnızlık vurdu mu bizi böylesi kara bir gecede? Kaşla göz arası içime  dokuduğum sevdam. Gözlerin gönlüme serilen ipek bir yorgan gibiydi. Düşlerim kelimelerin esiri olmuş boğuşurken. Sevdamı kuşlara kanat etmiştim, nereden bilirdim göç mevsimi erken uğramış yurduma. Sen gibiydim. Benliğimden uzak kıtalara savrulmuştum. Ben gibiydin. Bizlikten  hiç olmamacasına uzakta. Yıllarca peşinden sürüklenen küçük bir çocuktum, içimdeki çocuğu hiç büyütmeyen. Öyle ya gözlerinde mıhlanmamı birer milat sayabilir miydim? Yine kimsesizlğin koynunda alacakaranlık bir kabus görmekteydim. Ödüllerin  katmerli birer ayrılık mıydı bana? Ne batınında mutluluğa, ne zahirinde kederle dans edişimizin şavkı vururdu vuslata. Bu kadar aşina, bu kadar yakıcı olabilir miydi (?) ayrılığın bize yansıyan yüzü? Zamansızdık; büyük kentlerin kocaman yüreklerini bir araya getirmesiyle iki gencin masalı mıydı&... Devamı

21 09 2010

NERELERDESİN

Gökyüzünde güneş doğardı içimde sen. Ardından kalbimde tomurcuklanmalar başlardı. İlk bakış, ilk yara mıydı bu? Sözümün gönlüne aksi düşünce aynılaşma  başlar sanmıştım, sırrını gizlediğindim. Sevdan silineli yıllar oldu. Ben hala aynı, farkındalık arıyorum gitgide. Yalnızlığıma kılıftın, gözyaşlarımı silecek naif ellerini ahh bulabilsem! Seccaden yine aynı yerinde. Hiçbirşey değişmedi, yakıp yıkıp gitsen de yokluğun ziyadesiyle acıtıyor içimi, bitmiyor işte. Unutulmak yetmiyor, unutamıyorum. Gözyaşım katren olsaydı. Sevdam kuyuda yusuf, yitmezdim belki böyle bir ela gözlüye. Saksımdaki çiçeğimdin. İçimdeki toprağın, yalnızlık vurdu mu bizi böylesi kara bir gecede? Kaşla göz arası içime  dokuduğum sevdam. Gözlerin gönlüme serilen ipek bir yorgan gibiydi. Düşlerim kelimelerin esiri olmuş boğuşurken. Sevdamı kuşlara kanat etmiştim, nereden bilirdim göç mevsimi erken uğramış yurduma. Sen gibiydim. Benliğimden uzak kıtalara savrulmuştum. Ben gibiydin. Bizlikten  hiç olmamacasına uzakta. Yıllarca peşinden sürüklenen küçük bir çocuktum, içimdeki çocuğu hiç büyütmeyen. Öyle ya gözlerinde mıhlanmamı birer milat sayabilir miydim? Yine kimsesizlğin koynunda alacakaranlık bir kabus görmekteydim. Ödüllerin  katmerli birer ayrılık mıydı bana? Ne batınında mutluluğa, ne zahirinde kederle dans edişimizin şavkı vururdu vuslata. Bu kadar aşina, bu kadar yakıcı olabilir miydi (?) ayrılığın bize yansıyan yüzü? Zamansızdık; büyük kentlerin kocaman yüreklerini bir araya getirmesiyle iki gencin masalı mıydı&... Devamı

21 09 2010

GÜLÜM

Konar geçer sevdalarla yola çıkardık. Merhabaların has’ı  yüreğimizde sıcaklığını hissettiğimizdi . Yıkılmak bilmezdi umutlarımız . Çare arardık bugünün batağa saplanmış sancılarına . Ana sütü gibi helaldi gözyaşlarımız. Kabuğu açılmamış inci tanesi sarhoşluğunda. Daüssıla hüznü yerleşen kalbimizle acılara dimdik karşı koymayı bildik. Sevdaydı. Dirençti. Kindi. İhanetti. Yuva yıkanlara baş kaldırmaktı en asil davranış. Bir bağlılıktı ki, onuru korumaya değer. Bir sevdaydı bağ bozumlarında ilk bakış. Bir fidanın ilk sürgünü, bir baş eğmezin türkü mırıldanışı gibi. Bir sevdaydı; kalbinde yerimin hep var, hep sıcak olduğunu bildiren Onur için hep savaşmak gerekirdi. Kurşun yerine hep gül dağıtmaktı ellere. Parmakların basıp da kanlar akıtmayacağı, yuvaları söndürmeyeceği; bir asırlık ömürleri ateşleyip, dile kolay anılarda bir saniyede geçiştirilemeyeceği, silahların üretilmediği ve üretilmemesi için ayak diremenin adıydı. Gülüm demişti ve öyle yazmıştı kağıda. Son sözü bu olmamalıydı…. EMİNE GÖL YILMAZ ... Devamı