12 04 2011

KİRAZ AĞACI

 

Ay’ı deniz üzerinde hiç görmedim. Bir denizim olsaydı; deniz yekpareyse aynasına düşürdüğü görüntü de tektir, bunu baştan bilirdim. Yolum uzundu oysa. Bir kuyunun derinliğindeki suyun üzerinden gülümserken ay bana, kuyu adedince çoğalan ay’ın gökte bir olduğunu öğrendim. Hep bir olduğunu fark ettim. Kıvama böyle geldim.

Kıvamın da üzerinde kıvam var. Bir hayat bölünürken gözlerinim tam önünde ve tam orta yerinden ikiye, kıvamın da üzerindeki kıvamı öğrendim. Bütün bağlılıkların da üstündeki bağı öğrendiğimde, razılığın ne anlama geldiğini öğrendim. Razılığın gelecek gibi geçmişe de yürüdüğü gün bütün düğümler çözüldü.

Düğümler çözülünce: Ahşap kapı. Sade çizgilerle oyulmuş kapı tokmağı. Su değdiğinde sardunyanın kokusunu saldığı ağustos sabahı. Suyu ilk kez tanıyan çocuğun, şefkatin kutsayıcı gözü önündeki üryanlığı kadar hakikattim. Peçesiz ve perdesiz. Hayat kadar güzeldim. Güzelin, güzel gösterilen; bilinenin, öğretilen olduğunu fark ettim.

Yazıcıya sitemimdir. Artık diyorum, bunca anlattıktan sonra ben, pembe çiçeklerinin rengini kendi gözlerinizle göreceğiniz bir kiraz ağacı dikseniz, yitik de olsa bir bahçenin köşesine. Şöyle kuyunun tam üzerine. Yazıcıların da gün gelip kiraz ağaçlarından öğreneceği şeylerin var olduğunu bilseniz.

Ya Fettah, aç artık kapıları. Ya Basit, çöz dilimin bağını. Ya Rezzak, ver, nasibim ne ise.

Ya Vedüd!

Gözümün yaşını eksik etme. Çiçeğimi al razıyım. Ben ki Yusuf’unu yitirmiş bir kuyunun üzerine eğilmiş pembe çiçekli bir kiraz ağacıyım.

Bir kuyum vardı. Bir de Yusuf’um. Sahibinin ölümünden sonra da açık kalacak bir amel defteri olarak toprağa armağan edilmiştim. Gün geçti. Kat karşılığı müteahhide verildim.

Mavi Lâle / Nazan Bekiroğlu

1
0
0
Yorum Yaz