07 05 2011

Beyaz yalanlar ne kadar beyaz?

    “Anneciğim nereye gidiyorsun?”

“Doktora gidiyorum yavrum. Sen burada kalacaksın. Yoksa sana ‘cıss’ yaparlar.”


Küçük çocuk, doktora gitmektense evde kalmayı ‘tercih etmiş’ ve annesi alışverişi yalnız yapabileceği bir fırsat bulmuştu.

Çıkarken anne, kızkardeşine ne kadar süre dışarıda kalacağını, nereye gideceğini fısıldıyordu, telaşlıydı.

Çocuğunun kendisini duyduğunun farkına varmadı, çocuk da hissettirmedi ve hiç sesini çıkarmadı.

Anne bu beyaz yalanlardan ötürü kendisini çok huzurlu hissediyordu. Hem rahat gezmeye gidebiliyor, hem de çocuğunu ağlatmamış oluyordu.

Doktora gitmeler ve buna benzer durumlar devam etti.

Bir defasında anne telefonda konuşurken doğru olmayan birşeyler söylemiş ve çocuk dayanamamış, “Neden doğruyu söylemiyorsun anne?” demişti.

Annenin cevabı hazırdı. “Evladım, bazen doğruları söylememek gerekebilir. Tabiî ki yalan söylemek çok yanlış birşey, ama bu farklı bir durum. Sen sakın yalan söyleme, olur mu yavrum?”
...

Bu ve bunun gibi diyaloglar, maalesef yakın ve uzak çevremizde sıkça şahit olduklarımızdan...

Anne herşeyden önce, küçüklerin zihince hiç de küçük olmadığını unutuyor ve en önemli duygulardan biri olan ‘güven’i sağlamak yerine, kendisine inanılmayan, sözü doğru olmayan bir insan profili çiziyor.

“Çocuğumun o saat ağlamaması mı daha mühim, yoksa doğruluk anlayışının sarsılması mı?” gibi muhasebeler yapılmıyor. Tüm bunlara rağmen anne bir de kendisini ‘iyi’ hissedebiliyor.

İnsanlar bu tutumlarıyla beyaz kaldıklarını düşünürlerken, farkında olmadan yüreklerine kara lekeler sıçratıyorlar.

Kendinizi düşünün: Size yalan söylenmesini kabul edebilir misiniz? Size bir defa yalan söylemiş bir kimsenin bundan sonra sözlerine tümüyle güvenebilir misiniz?

Kalbimiz eğer yalan söylememek hakikatine ermişse, artık bu eylemden nefret eder hale gelmişsek, Allah’tan korktuğumuz için, hakka girmemek için ve emin bir insan olmak için yalan söylemiyorsak, işte o zaman farkederiz beyaz yalanların hiç de beyaz olmadığını.

Bizler doğruluğu, el-Emîn olan Peygamberimizden (a.s.m.) öğrendik. Çocuklara yalan söylemenin diğer yalanlardan farklı olmadığını da ondan öğrendik.
Hem bizler de çocuk değil miydik? ‘Ben’ diye başlayarak anlattığımız hadiseler çocukluğumuzu da kaplamıyor mu?

Bir çocuk, yetişkin bir insan kadar kıymet görmeli. Bir ağaca fidanken hassasiyet göstermesek, sağlam bir şekilde ağaç halini alabilir mi?

Öyleyse insanın ruhaniyetini de doğrulukla beslemek, birey dünyaya gözlerini açtığından itibaren böyle davranmak gerekmez mi?

Biz insandan bahsediyoruz. Allah Resulü aleyhissalâtu vesselam ise hayvanlara karşı dahi emin olduğunu bize yaşantısıyla gösteriyor.

Bir sahabinin atını yanına getirmek için sanki elinde atın yiyebileceği birşey varmış gibi davranması onu öyle rahatsız ediyor ki, bu sahabiyi yanına çağırıp yaptığının yanlış olduğunu bildiriyor.

Günümüzde ise yalan etiketlenip, süslenip insanlara sunuluyor; ve bunun adı bazen mazeret oluyor, bazen küçük yalan, beyaz yalan, bazen ise eksik söylemek...

“Neden dersine çalışmadın?”

“—Hastaydım öğretmenim…”

“Çocuklar sizin sınav kağıtlarınız birbirine benziyor.”

“—Hocam, biz birlikte çalışmıştık.”

“Tekin Bey, neden geç kaldınız?”

“—Kusura bakmayın efendim, bindiğim otobüsün lastiği patladı.”

Zayıf not korkusuyla uydurulan mazeretler, geç kalındığında patron ile kötü olmamak için söylenen ‘beyaz’ yalanlar, bilgi bencilliği durumlarında ‘bilmiyor’ gibi davranmalar...

Bunlar artık öyle doğal karşılanıyor ki, söylemeyenlerin ayıplandığı görülüyor. Suçunu itiraf eden mahkum yadırganıyor. Mazeret uydurmayanlara şaşkın gözüyle bakılıyor.

Ondört asır öncesinden günümüzü aydınlatan Asr-ı Saadet’e bakalım, onlar böyle şeyler yaşamadılar mı?

Muhakkak yaşadılar...

Sahabilerden Ka’b b. Mâlik’e de (r.a.) zor durumda kaldığı bir an mazeret bulması teklif ediliyor, fakat o büyük insan gerçekte mazereti olmadığı için doğruları olduğu gibi söylüyor. Mazeret bulmadığı ve aşikâr ettiği davranışı hoş karşılanmadığı için de dışlanıyor, acı çekiyor, buna rağmen doğruluğundan ödün vermiyor. Bir müddet sonra, o ve kendisiyle aynı durumda olan iki arkadaşı hakkında, affedildiklerine dair âyet nazil oluyor. Doğruluk, Ka’b b. Mâlik’in kurtuluşu oluyor.

Herşeye rağmen emin olabilmek, şaka bile olsa yalan söylememek, dosdoğru olmak ve el-Emîn olan Hz. Muhammed aleyhissalâtu vesselama yaraşır bir ümmet olmak...

Hepsi bizim elimizde...

Beyaz yalanlara müsaade etmemek de, yalanların yerini doğrularla değiştirip yüreğimizi bembeyaz etmek de...
ALINTI

7
0
0
Yorum Yaz